11 Ağustos 2018 Cumartesi

Makedonya-Üsküp


Makedonya'ya gün batarken ulaştık.
Saat 8 suları.
Otobanın sağı solu yemyeşil tarlalarla dolu..
Yağmur başlıyor.
Hava bunaltıcı derecede sıcak.
Sıcağı artıran bir şey daha var yalnız.
Hüzün ve burukluk..bu hüzün neyin nesidir,kaynağı nedir?
Bir burukluk hissi..bir acı,sanki bir savaş sonrası gibi bir duygu.
Sanki bi topraklarda yaşananların ve onları yaşayanların acısı ve matemi yağıyordu usul usul.
Birden yüreği sıkışıyor insanın.
Eşime dönüp soruyorum.
-Senin de için sıkıldı mi?..
-Evet,dedi.
Her hangi bir ülkeden geçmek gibi değil buradan geçmek.
Insan anlamsız ve sebepsiz bir şekilde hüzne kapılıyor.
Demek ki acı asırlar sonra bile yok olmuyor.
Hisseden hissedebiliyor,kokusunu yıllar sonra bile alabiliyordu..acı çekenlerin acısına ortak bulup can yakabiliyordu..


İstikametimiz Üsküp'tü,geceyi burada geçirecektik..
Şehre ulaştığımızda hava iyice kararmış gece olmuştu..internetimiz olmadığı için her hangi bir otel arayışına giremedik.
Eski usul sorarak bulacaktık anlaşılan..
Şehrin merkezine indik..



Şehir çok etkileyiciydi..her tarafta ışıklandırılmış tarihi yapılar boy gösteriyordu..insanlar yürüyüşe çıkmış yarı çıplak gençlerin arasında çarşafa bürünmüş olanları da gördük..
Arabayı bu yapılara yakın bir yere park ettik,az ileride çarşaflı bir bayan eşi ve bebek arabasında bebeği vardı.
Arabadan inip onlara yaklaştım.
Selam verdim..
Bayan selamımı aldı,biraz Türkçe bildiğini söyledi.
Ardından bizi güvenli bir yere yönlendirdi.
Karşımıza ilk çıkan otel Modern Sultan Oteli'ydi..muazzam güzellikte bir yer.
Resepsiyonda kimsecikler yoktu,şık lobide ağır kumaştan perdeler,şık masa ve sandalyeler yer alıyordu.
Masanın birinde dizüstü bir bilgisayar üzerinde kalın bir defter bir de dini bir kitap vardı..kısa bir süre sonra personel ile görüştük.
Yanımzıda kedimiz vardı ve hava yağmurluydu.
Kediyi ne ettiysek otele almak için ikna edemedik,arabada da bırakmayı göze alamadık böylece bu güzel otelden minik bir canlıya ev sahipliği yapacak kadar insancıl davranamadıkları için vazgeçip başka bir otel arayışına girdik..
Otelin çıkışında iki Ukraynalı bayanile karşılaştık.Kediyi gördüklerinde kendilerini alamayıp sevmeye başladılar.Durumu anlattık.
Kaldıkları otele alabileceklerini hatta bizim de kalabileceğimizi dahi söylediler..
Böylece Üsküp'ün antik şehir diye adlandırabileceğim en samimi en sıcak en güzel yerini keşfetmiş olduk..

Şehrin bu bölgesinde otellerin çoğu Türk ismi taşır..bölge sakinleri de Türkçe konuşur.
Bize hiç de yabancı olmayan bir yaklaşım sıcaklık ve yakınlık ile yaklaştılar..yoğunluk nedeniyle oda bulmak zordu ama bulundu..kedimiz de dediğim gibi o iki bayan ile beraber odalarında sabahladı..
Üsküp geceleri bangır bangır müzik,kalabalık ve hareketliydi..
Otelimizin penceresi terk edilmiş bir alana bakıyordu..ne diye fotoğraf çekmedim ki..şimdi anlatmak zorunda kalacağım :)
Catılı evler köy evlerine benziyordu,balkonları tamamiyle ahşaptı..günümüzde bile bu evlerde virane olmalarına rağmen kalanlar vardı..
Birileri bir havlu bir pantolon bir gömlek yıkayıp alelacele kurumaya bırakmıştı..incir ağaçları,ceviz ağaçları eskiden uzak duran evlerin aradaki boşluğu doldurup bu evleri nerdeyse birleştirmişti..
Sabah uyandığımda çamaşırlar toplanmıştı,demek ki gerçekten de buralarda birileri kalıyordu..


Kaldığımız otelin adını hatırlamıyorum ancak kedimize ev sahipliği yapan otel hakkında mutlaka bahsedeceğim..
Çok lüks ve modern olan otel kedimizi almayı kabul etmedi,beş katlı olmasına rağmen balkonunda dahi yavru bir canlıya yer vermedi.
Konak Otel tam tersi..hem kedimizi kabul etti hem de samimiyeti ve tatlı diliyle gönlümüzü fethetti..kartını alıp bu güzel yere bir kez daha gelip daha uzun kalmaya söz verdik..


İstanbul'u anımsattı bu bölge bana..Cemberlitaş'ın taş sokaklarını daha çok..camiden ezan sesleri yükseliyordu ve yüreğim burkularak gözlerim yaşlarla doldu..her tarafta Türk dükkanları,tesettürlü bayanlar,döviz büroları minik iş yerleri vardı..Sabahın erken saatleriydi havada börek kokusu vardı.






Yola çıkmakiçin hazırlıklara başladığımızda fotoğraftaki amca yanımıza yaklaşıyordu..öylesine asil ve vakur bir duruşu vardı ki..gözlerinin içine baktım nerdeyse..ama o gözlerini asla başka bir yöne çevirmeden yanımızdan usul usul geçerek yoluna devam etti..şu asalete bakar mısınız?


Mustafa Erşen, 1912’de Balkan Savaşları sırasında ailesiyle birlikte Makedonya’dan Anadolu’ya göç etti. Yıllar sonra Osmanlı Makedonya’sını, savaşı ve göçü konu alan bir hatıra defteri yazdı.

“Esas memleketimiz, yani doğduğum yer, şimdiki Yugoslavya’nın Makedonya eyaleti; Üsküp vilayetinin Osmaniye, en son adıyla Pehçevo kasabası. 1912’de Ekim 13 salı günü, alafranga saat 13-14 arasında idi şehri terk ettik ve bir daha o toprakları, ata yurdunu görmemek üzere yola çıktık.”

“Anam Hatice ile babam Ömer arabaya yorgan, minder, kıyafet, üç beş torba bulgur, un koydular ve para, altın ne varsa eşyalar arasına birkaç yere sakladılar. Babam tüfeğini aldı. Kardeşlerim hepimiz eşyaların üstüne oturup yerleştik. Etrafımızda pek çok aile bizim gibi yapıyordu. Yollar çamurluydu. Halk can derdine düşmüştü. Şehirden çıkıp ana yola ilerlerken mezarlık civarından geçerken babam ölmüşlerine dualar okudu. Silahı olanlar havaya kahırdan ateş etti. Babam da tüfeğini bir el ateşledi.”

makalenin tamamını okumak için tıklayın

Bu topraklarda savaşlar olmuş,müslümanlar öldürülmüş..acı damlamış.
Ve Üsküp'ü terk ettik,utanarak kendimizden,tarihini bilmediğimiz için ve öğretmedikleri için ve yabancısı olarak bu yaşımıza kadar yaşadığımız için.
Gidip görmediğim için,sakinleriyle oturup sohbet etmediğim için..
Bize bu kadar çok benzeyen kardeşlerimizden bihaber yaşadığımız için,utandım..öyle güzel ki buraları..Makedonya topraklarıyla insanlarıyla camileriyle acılarıyla köy köy bize veda ediyordu sanki..incecik minareleri uzaklardan görmek mümkündü..ve yavaş yavaş minareler azalmaya başladı..önümüzde Sırbistan vardı..


Kiremithanem
Kiremithanem

”Bu Dünyada Çiçeklere Bakmak İçin Cehennemin Çatısında Yürüyoruz,Haydi Gelin,Çatıya Çıkalım!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder